1. Saksı

    Hiç bir saksı olmayı düşündünüz mü? Çocukken ikinci olmak istediğim şeydi, birincisi pencere bakıcılığıydı eğer merak ediyorsanız.

    Neden saksı? Saksılar iyi şeylerdir çünkü, öylecene dururlar ve kimsenin saksıdan bir beklentisi yoktur. İçinde çiçek barındırması bile opsiyoneldir. Öyle ya, sobasal nostaljik günlerde kurum damlamasında kullanılan saksılar vardı.

    Saksılardan kimse okumasını beklemez, hadi okudu diyelim - nitekim saksısal kafalar yetiştirdiğimiz için akabinde çok da zor olmazdı bir saksı için okumak - daha sonra iş bulması, evlenmesi ve minik saksıcıklar türetmesi gibi bir baskı yaşamazdı. Saksının renksel bir ırkçılık yaşaması da mümkün değil mesela. Sarı renkte bir saksıya:

    - Sen sarısın! Sarıları sevmiyoruz biz!

    diyerek çiçek ekmemezlik diye bir durum sözkonusu değil nitekim.

    Tabii saksının da kendine özgü, saksısal sorunları mevcut. Su damlatan cinsindense mesela uygun ölçüde tablaya çıkartacak, fazla şişerse toprak çatlamayacak gibi varoluşsal sorunlar bunlar. Tabii burada saksının yapımcısının da hangi mamülden ne kadar kaliteyle yaptığı gibi sorular da var. Zor tabii saksı yapımı, bizim düşüncemizde çok zor bir şey değil. Ama saksı yapımcısı için dışına süs yapımı, kıçına delik delimi, o deliğe uygun tabla yapımı gibi sorunlar var. Plastiği aldım nah yaptım gibi bir durum değil. Hatta ve kısmen saksı yapımı bir sanatçılık, bir zanaat işi.

    Osmanlı döneminde saksıcılar ne yaparmış tarihçiler bunu kaydadeğer bularak kitaba dökmemişler ama düşündüğünüzde plastik yokken saksıcılığın ağaç veya taş gibi materyallerle yapıldığını kerterizliyor insan. Daha zor bir iş yani, tomruk alınacak, uygun kesilecek, içi oyulacak… bir sürü iş.

    Konuyu fazla dağıtmayalım, saksıda kaldıydık, yani saksının bir insan için olabilecek en iyi mesleklerden birisi olduğundaydık.

    Saksılık mesleğini icra ederken mesela SGK gibi bir derdiniz de yok. Hasta olmuyorsunuz, saksının hasta olduğu görülmüş mü hiç. İşveren için de kolaylık, saksının maaşı yok, çoluk çocuk türettiği için izni yok, zam mam gibi şeyler de istemiyor. Saksı öyle duruyor. Saksının zaten varlığı durmak üstüne kurulu.

    Tabii buna ek olarak, saray saksısı olmak gibi bir durum da var. Koskoca padişah gidip halkın kullandığı saksıyı mı kullanacak? Ki sarayda yetişen bitkilerin paşaçadırı, sümbül ve menekşe olması asla ve kata düşünülemez. Saksısı altından bir sarmaşık tahayyül edebiliyor musunuz koskoca sarayda? Tabii bunu söyleyince istemsiz olarak düşündün ey okur ama gerçekte böyle bir şey olabilir mi? Sarmaşıksever manyak bir padişah vardıysa bilemem ama bana pek olası gelemiyor bu fikir. Saksı da olsan sınıfsal ayrımdan kaçılamıyor işte.

    Kısacası saksılık da insansal dezavantajların bir kısmına haiz. En iyisi pencere bakıcısı olmak anlaşılan o ki…

    Not:

    Resim http://www.plastikmarket.net/?1775/saksi adresinden alınmıştır.

     
  2. Roketsel Sevinçler

    RocketHiç bir boş sayfaya öcü misali baktın mı ey okur? İmleç orada yanıp söner, sen bilgisayara arkadaş çayından veya kahvenden bir yudum alır bakarsın. Sorun ne yazacağın değildir, zaten bir şey yazmayacaksa insan niye boş belge açar ki? Sapık mı yani bu insan. Sözgelimi, Varsayalım İsmailsel bir tandansta:

    - Ben boş belgelere baktığımda mutlu oluyorum azizim!

    diyecek insanlar vardır tabii ki ama bu insanların azınlıkta olduğunu düşünerek yola devam edelim. Sorun ne yazacağın değil, yazacaklarının çokluğudur. Zira memleket ekşın memleketi, sokağa çıktığında eskaza içinde istemsizce, anlamsızca ve hatta kısmen mutsuzca bulunmak zorunda kaldığın olaylar oluyor. Banka sırası bekliyorsun diyelim, kredin var ödeyeceksin insan gibi elde para trink verilecek, haşırt makbuz alınacak ve işe gidilecek. Çok basit, çok şükela bir plan gibi görünse de işte bu basit eylemde bile mevzu çıkabiliyor.

    Hava soğuk, ben kuyrukta bekliyorum, elimde kitabım bankanın öğlen tatilinden çıkmasını Voltaire okuyarak değerlendiriyorum. Derken arkadan bir gürültü kopuyor. İstemsizce kafamı çeviriyorum ‘neler oluyor’ diyerek. Ortada taksiciler birbiri ile muhabbet ediyorlar ama bu muhabbetin içinde bağrıntı, kısmen birbirine aikido figürleri gösterme gibi atraksiyonlar var. Vay efendim neymiş, arka koltuğuna sigara dökmüşmüş. Normal şartlarda beş dakika bile sürmeyecek bir olay kavgamsı bale festivaline dönüyor. Tabii 45-50 yaşında şişman amcaların balet olarak bu gösteride rol alması hangi prodüktörün fikridir bilinmez, ortaya çıkan sonuç ne sanatsal ne de estetik bir durum. Derken kapı açılıyor içeri giriyoruz dışarıdaki kavgayı aktörlerinin insafına bırakarak. Güvenlikçi gelene geçene ekrana basıp kağıt veriyor. Bana da vermeye kalkıyor durduruyorum, manasızca hatta kendimi trensel biçimde hissettirecek biçimde bakıyor. “TC kimliğimi gireceğim” diyorum, adam pis pis bakmaya dönüştürüyor boş bakışı. Zira onun görevini yapmasına engel oluyorum gibi bir durum oluyor. Tabii güvenlikçinin aynı zamanda part taym olarak biletçi olduğunu bilememem benim hatam. Alıyorum numaramı kitabıma dönüyorum. 3-4 kişi var, arada 2 sayfa daha okunur. Bir sayfa okuyorum okumuyorum, hop numaram yanıyor:

    - Tünaydınlar efenim. Bankanızdan müstesna biçimde aldığım kredinin taksidini takdim etmeye geldim!

    - Nasıl?

    - Kredi ödeyeceğim. Tece kimliğim bu.

    Adam bilgisayardan giriyor, çıkıyor ne kadar ödeyeceğim. Parayı uzatıyorum, uzatırken de bir eşeklik daha yaparak soru soruyorum:

    - Kaç tane kalmış?

    - Ona bakamıyoruz.

    Apışıyorum, bu sefer adam Haydarpaşadan kalkan bir araca dönüşüyor benim için. Kredi o bankadan alınmış, bankanın kendisine ödüyorum, bankanın kendisi ne kadar süreyle geleceğimi nasıl bilemez gibi bir soru uçuşuyor. Artık nasıl baktıysam adam soruyu leb demeden Çorum’un nüfus bilgilerini verecek şekilde algılayan memur açıklama zahmetine giriyor:

    - Ya sistem yenilendi o yüzden bakamıyoruz.

    Eyvallah deniliyor, para veriliyor, onay bekleniyor. Öyle ya, kredi alırken on bin takla atıyorken ödememiz niye taklasız olsun ki? Memure hanım simit çay şeklindeki öğle yemeği sonrası yemeğini keserek ödemeyi inceliyor, tatmin oluyor ki tak basıyor fareye hop yatıyor para. Makbuzu alıp çıkıyorum. Kavga sona ermiş veya erdirilmiş, sessizlik hakim. Banka kredisi yatırılmış, eczaneye gidilip ilaç alınacak, sonra işe gidilecek minti minti. Eczaneye ulaşıyorum gerilla beyoğlu üzerinden, zira İstiklal caddesinden gitmek insanları sollamaktan ötürü ölümcül vakit alan bir şey. Hobbitimsi kızlar omuz atmaya çalışıyorlar falan böyle fantastik kurgu bir ortam var nedense. Antibiyotik ve vitamin alma planım var, bu planımı eczacı hanıma açıyorum. Uygun bularak raftan istediğim ilaçları veriyor derken:

    - İsterseniz x ilacını verelim?

    - Neden ki?

    - Yanında termos bardak veriyor.

    İlacın yanında eşantiyonla gelmesini abuk bulan bireysel bir azınlığım ki bana tuhaf geliyor bu. İlaç dediğin zaten keyif için alınan bir şey değil ki? Ateşim saharasal standartlara gelmese zaten hiç hastaneye gidip ilaç istemeyeceğim, isterken de:

    - Ay ama bardaklı olsun

    demek doktor ile manasız bir gerilime yolaçacak ki bardaktan doktora ne. Bardaksız olanını tercih edip alıyor ve işime dönüyorum. Atmosfere çıkmak için başarıyla ateşlenen bir roketin sevinciyle başlayan öğle tatili, bir anda stratosferde infilak eden roketin hüznüne dönüşüyor.

    Not:

    Resim http://www.edb.utexas.edu/visionawards/petrosino/index.php?usr=mattroxsox&id=s:home_mattroxsox adresinden alınmıştır.

     
  3. Martı!

    Siz hiç kedi kovalayan kuş gördünüz mü? Ben gördüm. Bünyenin soğuğa ve kimi zaman zındıksal alkole susadığı şu günlerde favori mekanlarımdan birisi Moda kayalıkları. Hem serin, hem de çok öyle ilişen karışan yok. Tuborg kırmızı eşliğinde denizi seyrediyorum. Hayatın gidişhatı çok bir Avrupa Birliği sıtandartlarında olmadığı için öööylecene bakıyorum. Derken zart diye bir martı kondu. “Hayrola martı kardeş? Balığa benzer bir halim yok” demeye kalmadan kendini temizlemeye koyuldu bıkkın halde. İstanbul’un her üyesi bıkkın ve sıkkın. Geri kalan şanslı azınlık kendini tatil ve denize atmış İstanbul il sınırlarını çoktan terk eylemiş. Biramdan bir yudum aldım. En uhrevi havaya böyle işte küffarsal meziyetlerle elektroşok tedavisi. Uhrevi havanın bana pek uhrladığı yok. Oysa ben de çoğunluk gibi olsam, normalde kırmadığım fındık kalmadığı halde 30 gün batımı aç kalsam herşey çok bir süt liman olacak da bende öyle bir çoğunluk seviciliği yok. Siz tutuyorsanız size bir şey dediğim yok, benim lafım tanıdığım bazı tanıdıklara. Münafık deniliyor sanırım terminolojide onlara. Bilemiyorum.

    Derken yanımda iki üçgen kulağı ve pembe burnuyla bir kedi belirdi. Kedinin hiç beni gördüğü yok. Gözler lazerlenmiş gibi martıya kitlenmiş. Akıldan geçenler belli. Şu kayaya gidilecek, oradan hop! atlanılacak, martı sote evlere şenlik. Martı ise hiç oralı değil. Artık nereliyse martı kardeş. Öyle ya, yüce devletimiz henüz martısal nüfus cüzdanı çıkartmış değil. Anası, babası kim, kendisi nerede hayata gözlerini açmış, babasının memleketi neresi bilemiyoruz hiç. Polis de GBT yapamıyor,

     - Kimlik, bitte! 

    diyemiyor doğal olarak martıyı çevirip. Martı nüfus cüzdansız bir özgürlük içerisinde kanatlarının altını temizliyor. Hoş, hakeza çıkartıldı diyelim neresine sokacak martı bey o kimliği. Martının ekonomik bir olayı yok ki cüzdan, öcü kredi kartı ve diğer acayip nesneleri taşısın. İki kanat, bir gaga, iki ayak bir kıç. Kıçı da en uygusuz vaziyetlerde sevgililerin başına sıçmakta kullanıyor zaten genel olarak. Gayriresmi bir ahlak zabıtalığı da sözkonusu bay martının.

    Kedi bunların hiiç idrakinde değil. Kendini Bengal ormanlarındaki bir kaplan gibi hissediyor. Üç bira devirdikten sonra bardaki bütün hatunların kendine yazdığını sanan bir ergen cesareti var hayvanda. Kediye bakıyorum el kadar bir şey, martıya bakıyorum kanatlarını açsa beni bile kanatlandıracak kadar haşmet sahibi. Yardırıyor ama kedi. 

    - Banabak kedi. Biralarıma dokunma! Ivır zıvırımı kayaların ardına düşürme! Ne bok yiyosan ye!

    diyorum. Bakıyor aptal aptal sonra operasyona tam gaz devam. Martı bunu ikinci kayaya sekerken görüyor. Üzerine doğru koşmaya başlıyor kedinin. Kedi üzerine doğru bir emekli albay ciddiyeti ve öfkesiyle koşan martıyı görünce martı sote hayallerini tabanlama yoluyla terkediyor. Martı koşarak kaçan kedinin arkasından şöyle bir bakıyor, eski yerine dönüyor yürüyerek. Beni de bir dikizliyor, çok bir alakam olmadığını görünce uçuyor martıca aklı kendisini nereye götürecekse.

    Bir bira daha açıyorum. Gün erken daha…

     
  4. Davulcu!

    Yıldırım hızıyla geçiyor zaman. Hop yatıyorsunuz hop kalkıyorsunuz bakmışsınız olmuş tomorrow size tudey. Gerçi bu aralarda ramazan münasebeti ile bir davulcu teranemiz var ki bambaşka. İşten güçten yorgun ve argın gelinmiş, zor uyunmuş, sevgili şahsiyeti ile tartışılma minvalinde kavgamsı edilmiş, davulcubey hazretlerinin umrunda değil. Zart geliyor sabaha karşı üçte en bangır halde çalarak uyunan zor uykudan kaldırıyor.

    - Hoşgeldin ya şehr-i ramazan…

    diyerek başlıyor manisine bağırarak. Ya hoş gelmediyse güzel kardeşim? Kapıda zart diye soluk sarı en bir devlet zarfıyla uyandıysak noolucak şehr-i ramazan’a? Bunu bilen ve bildiren yok. Sinir katsayısı had safhada. Oruç tutmak gibi bir zorunluluğu olmayan kitleye sanki zorunlulukmuş gibi dikiz atılıyor yemek yerken, su içerken. Hatta bazıları eline sopayı alıp

    - Sevap kazandırıcaz küffarlara!

    diyerek kafayı gözü yararak tepkisini dile getiriyor.

    Lakin kalkılmış oluyor sabahın üçünde. Hava sıcak, önemli bir miktar suyu zaten ter ve çiş olarak dışarı veriyoruz. Gidip bir su içiyorum dolaptan. Soğuk soğuk iyi geliyor. Davulcu gümbürdeyerek ve manileyerek geçiyor hala. Garezi var bu davulcunun bana! Normalde dinliyorum başka sokaklarda o kadar gümlemiyor. Burada yavuklusu yoksa kesin bana özel gümlüyor. Kahve koyuyorum kendime yatakta beş on dakika devindikten sonra.Uyunamayacak besbelli. Pipomu dolduruyorum, güzelce yakıyorum. Veriyorum dumanı İstanbul sabahına. Birkaç kedi

    - Aha da çıktı manyak. Acaba yemek atar mı?

    diye kafayı kaldırıyor. Gözgöze geliyoruz kedilerle. Nah anlamında bir duman çıkarıyorum. Hayret! Anlıyor ve kedisel işlerine devam ediyorlar. Kedi olmak güzel şey, maman önünde, hatun önünde, arada bir itlerden kaçman lazım oluyor o kadar. Bir de arabalardan tabii. Şehir kedisi olmanın çeşitli zorlukları var güzel kardeşim. Sen hiç düşünmedin ama şehirli insanların manyaklıkları ile uğraşmak insan halinle zorken kedi naapsın.

    Galata Kulesi’nden kuşlar havalanıyor. Ebatlı kuşlar, martı diye geçiriyorum içimden. Işıklar yanıyor bir bir. Günü geçirmek için insanlar yemek yiyecekler. Sofra hazırlanacak sonra tok karnına tumba yatak. Çok mantıklı gelmiyor bana. Kabus görür insan bir kere, sağlığa zararlı olması da cabası. Ayrıca çok kafa karıştırıcı bir şey vücut için

    - Lan! Mide! Ne çalışıyosun uyuyoruz burada!
    + Baban mı sindirecek bu yiyecekleri manyak Beyin. Git uyu sen ben sindiriyorum işte.
    - O kadar seste kim uyuyacak adi herif

    gibi diyaloglar geçiyordur herhalde vücutta diye düşünüyorum. Ama pek de sallayan yok benim düşünceleri. Normalde ünlülerimizin göt göbek ve meme nahiyeleri ile ilgilenen kanallarımızın hepsi bir uhreviyat içerisinde. Post-modern ikiyüzlülük ama sallayan yok. Üç aylardan ramazan geldiğinde hepsi mini birer tesettüre giriyor. Mini tesettür derken, mini etek üstü tesettürden bahsediyorum canım kardeşim. Başka bir imge aklıma gelemiyor bu durumu ifade edebilmek için.

    Pipomu boşaltıyorum küllüğe, kahveyi masaya koyuyorum. Uyumaya çalışıyorum… Uyu…

    Resim mucur24.com’dan alınmıştır.